Genel Durum Değerlendirilmesi
İnsan ve Özgürlük Partisi, katılımcı ve çoğulcu demokrasinin hâkim olduğu; kuvvetler ayrılığı esasına ve hukukun üstünlüğüne dayanan; yargının tarafsız ve bağımsızlığı ile hukuk güvenliğinin en üst düzeyde sağlandığı; uluslararası sözleşmeler ve evrensel değerler çerçevesinde temel insan haklarının ve başta ifade ve basın özgürlüğü olmak üzere tüm özgürlüklerin garanti altına alındığı;şiddet, korku, baskı, ötekileştirme, ayrıştırma ve ayrımcılığın yaşanmadığı; hukuka bağlı, vatandaş odaklı, katılımcı, tarafsız, saydam, hesap verebilir, denetlenebilir, etkili ve verimli bir kamu yönetiminin hayata geçirildiği; herkesin insan onuruna yaraşır yaşam ve refah standartlarına ulaştığı; kendisi ve yaşadığı toplum ile barışık ve dış dünyaya açık bireylerin oluşturduğu bir toplum ve ülke ideali ile kurulmuştur.
İnsan ve Özgürlük Partisi çalışmalarında ve siyasetinde; şeffaflık, hesap verebilirlik, dürüstlük, çoğulculuk, katılımcılık, kurumsallaşma, işi ehline verme, müzakere ve istişareye dayalı yönetim, vatandaşlarımız arasında hiçbir ayrım yapmama, her koşulda gelişmiş bir demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü savunma, toplumun değerlerine, ihtiyaç ve taleplerine duyarlı olma ilkelerini benimser.
İlişkisi Katılımcı, şeffaf, hesap verebilir, hukuka göre hareket eden, her bir vatandaşına aynı yakınlıkta olan, başta insan hak ve özgürlükleri olmak üzere demokratik değerlere saygılı ve kamu hizmetlerini insan odaklı, kaliteli ve verimli bir şekilde yerine getiren bir devlet anlayışını gerekli görüyoruz.
Yasama, yürütme ve yargı organlarının ayrı ayrı kuvvetler olarak egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ilkesinin hayat bulmasının temel taşlarıdır. Kanunlar önünde eşitlik ilkesine bağlı kalacak, hiçbir kişiye, aileye, sınıfa, topluluğa ayrıcalık tanımayacağız. Dürüst ve adil yönetim en vazgeçilmez karakterimiz olacaktır.
1- İktisadi ve sosyal kalkınma için kısa, orta ve uzun vadeli plan ve programlar yaparak, ülke kaynaklarını verimli kullanacağız. Kamu hizmetlerinde vatandaş merkezli bir yaklaşım izleyecek; sürekli gelişim ve ilerleme, teknolojikleştirme ve kolaylaştırma peşinde olacağız.
2- Demokrasinin bir gereği ve yerinden, hızlı ve etkin bir yönetim için yerel yönetimlerin güçlendirilmesi şarttır. Kent yönetimlerine teknolojiden de faydalanarak en üst dereceden katılımı sağlayacağız.
3- Yerel yönetimlerde halka hizmeti kendine düstur edinmiş fedakâr yöneticilerle kentlerimizin en ücra yerlerine kadar ulaşım, su ve kanalizasyon alt yapılarını güçlendireceğiz. Mahalli idarelerin harcamalarının halka açık olmasını sağlayacak ve etkili bir denetim mekanizması kuracağız.
4- Kamu personel rejiminde liyakat, eşitlik ve adaleti esas alacağız, ülkemizin büyük bir yarası haline gelen ve toplum tarafından şiddetle ret edilen adam kayırmacılığı ve liyakatsizliği sona erdireceğiz.
5- İnsanların ideolojisinin, dininin, etnik kökeninin sınavlarda ve atamalarda belirleyici olmasına karşı duracağız, güvenlik ve arşiv soruşturması yerine adli sicil kaydını esas alarak hukuk devletine yeniden dönülmesini sağlayacağız. Kamuda görev, yetki ve sorumluluk paylaşımında adalet ve dengeyi esas alacağız.
6- Kamu personelinin yoksulluk çekmeden refah içinde yaşayabileceği düzeyde bir gelir almasını sağlayarak mutlu ve motivasyonu yüksek çalışanlar olarak halka hizmet vermeleri hedefimizdir. Kamu ve özel sektörün faaliyet alanlarının açık, şeffaf, hesap verebilir, izlenebilir ve denetlenebilir olmasıyla yolsuzlukların önüne geçmeye çalışacağız.
7- Devletlerin meşruiyeti, gücü ve sürekliliği, üzerine kurulu oldukları adalet temelinin sağlamlığıyla ölçülür. Adalet değeri üzerine kurulu olan ve adaleti tesis eden devletler güçlü ve daim olurlar, adalet değerinden uzaklaşan ve zulme saplanan devletler ise yok olurlar.
8- Ülkemizin bugün yaşadığı en temel sorun, toplumun adalete, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığına olan güven kaybıdır. Bu güvensizlik ekonomik ve sosyal sorunları da derinleştirmektedir. edineceğiz. Dil, din, mezhep, etnik kimlik, cinsiyet, siyasi düşünce temelli ayrıştırıcı eylem ve söylemlerle mücadele edeceğiz. Farklı dil ve kültürlerin özgürce var olmaları, varlıklarını bir zenginlik olarak devam ettirmeleri temel şiarımızdır. İnsan hakları kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının etkinliğine katkıda bulunacağız. İşkence ve kötü muameleye asla müsamaha göstermeyeceğiz. İfade ve basın özgürlüğünü teminat altına alacağız. Toplantı ve örgütlenme hakkının kullanımı önündeki engelleri kaldıracağız. Yargı sistemin temel taşlarından biri olan savunma makamının yaşadığı sorunların giderilmesini sağlayarak yargılama sürecine etkin katılımını sağlayacağız.
9- Eğitim en temel insan haklarından biri olarak toplumların gelişmesinin ve ilerlemesinin temel direğidir. Kaliteli eğitim, bireysel ve toplumsal refahı gerçekleştirmenin en önemli aracıdır. İyi bir eğitim ile yetiştirilmemiş bireylerin insan hakları bilincine ulaşması mümkün değildir. Bireysel gelişimin temeli de, toplumun her meselesinin çözümünün anahtarı da eğitimdir. Düşünen, sorgulayan; demokratik ve evrensel ahlâkî değerleri içselleştirmiş, farklılıklara saygılı, ahlâkî bir duruşla her türlü ayrımcılığın karşısında duracak, çağdaş dünyanın bilgisine hâkim ve sorumluluk alabilen bireyler yetiştirilmesi eğitim sisteminin asıl amacı olmalıdır. Bütün inançlara saygı duyulması ve özgürce yaşanması için ortam oluşturulması toplumsal barış için olmazsa olmazdır.
10- Kadınlar, gençler ve çocuklar için ayrı ve özel bir gayret ile politikalar geliştirilip önemsenmeleri, ihtiyaç duyulan alanlarda desteklenmeleri ve topluma katkılarının en üst seviyeye çıkarılması temel amaçlardan biri olacaktır. Aileyi toplumun temeli görerek maddi ve manevi gelişimi için eğitim ve gelişim imkânı sunan politikalar geliştirilmesi savunarak, başta çalışmayan ev hanımlarının yaptığı işin çok önemli bir çalışma olduğunu bilerek hak ettiği değeri veren ve onlar için belirli bir aylık ve sosyal güvence öngören bir anlayışı hâkim kılmak hedeflenecektir.
11- Ekonomik faaliyetlerin bütün vatandaşların yaşam şartlarının iyileştirilmesi, refah içinde mutlu bir hayat sürme imkânına sahip olmalarını sürdürülebilir büyüme ile sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyerek, vatandaşların fırsatlara eşit erişimini tesis ederek ve kaynakları adil bölüşerek büyüyen, mutlu bir toplum yaratmak amaç olmalıdır. Kısa, orta ve uzun vadeli planlamalar ile büyüme, üretim ve istikrar hedeflenerek, işsizlik ve enflasyon gibi sorunlara çözüm aranacaktır. Vergi sistemindeki dengesizliği dolaylı vergilerden dolaysız vergiler lehine çevirerek ve servet vergilerinde uygun sistemi kurarak vergide adaleti şiar edineceğiz, kamuda israfın önlenmesi için gerekli tedbirleri hayata geçireceğiz. Halkın alın teri olan bütçenin bir emanet gibi en iyi şekilde değerlendirilmesi, bugüne kadar yeterli yatırım yapılmamış yerlerin ve toplumsal grupların öncelikli olarak gözetilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Toplumun kendi dinamiklerini ayağa kaldırarak her alanda üretimi önceleyen bir yaklaşımla kaliteyi bir araya getirip iç ve dış piyasada rekabet gücünü arttırmak hedefimiz olacaktır. Ekonominin tamamlayıcısı olan demokrasi ve hukukun üstünlüğünü tesis ederek güven ortamı yaratacağız. Mülkiyet hakkı ve teşebbüs hürriyeti de dâhil olmak üzere tüm temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmalıdır. Tarımsal üretime yönelik esastan ve değişim eksenli bir yaklaşımla ileri teknoloji ve kendine has olmayı bir araya getiren bir anlayışla tarım sektörünün ayağa kaldıracak politikalar uygulayacağız. Doğayı korumak, ormanlık alanları arttırmak, doğal kaynakların talan edilmesine engel olmak hem neslimiz hem gelecek nesiller için asli bir görevimiz olacaktır.
12- Yaş, cinsiyet, etnik kimlik, din, ideoloji ve sosyo-ekonomik güç ayrıcalığı olmaksızın herkesin mümkün olan en yüksek düzeyde sağlık hizmetine kavuşması doğal hakkıdır. Bu nedenle sağlık hizmetlerinin sağlanması devletin sorumluluğu altında olmalıdır. Bu amaçla devlete bağlı hastanelerde ve sağlık merkezlerinde, sağlık hizmetlerinin diş sağlığı hizmetleri dâhil kaliteli ve ücretsiz olmasını sağlayacağız.
13- Sivil Toplum Kuruluşları toplumsal hayatın vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edip sivil toplumun gelişmesinin önündeki her türlü engelin kaldırılmasını savunarak, önünün açılmasını ve desteklenmesini sağlayacağız. Devlet, sivil toplum, özel sektör ve aile iş birliğiyle dezavantajlı tüm gruplara yönelik politika ile sıkıntılarının giderilmesi ve korunması için çaba göstereceğiz. Engelli bireylerimize pozitif ayrımcılık yaparak ilave imkânlar sunarken diğer göstereceğiz.
14- Sendikal hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılması, özgürce örgütlenebilmelerinin sağlanması ve tüm çalışanlara toplu sözleşme ve grev hakkı gibi temel hakların verilmesi ve insanca geçinebilecekleri ücret elde etmeleri önceliklerimiz arasında olacaktır.
15- AB ile ilişkilerin geliştirilmesinin yanı sıra bölgemiz ve diğer dünya devletleri ve toplulukları ile barış ve diyalog ve ilişki içinde olmak temel siyasetimiz olacaktır. Türkiye, yaklaşık yüz yıldır sürdürülen “görmezden gelme” çabasına rağmen özünde merkezinde Anadolu olmak üzere bir Balkan, Kafkasya ve Ortadoğu ülkesidir. Bu havza tüm din, mezhep ve etnisitelerin Roma ve Pers imparatorluklarından itibaren, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Eyyubi ve Osmanlı dönemleriyle sürdürüldüğü, en az iki bin yıldır birlikte yaşama tecrübesi olan bir coğrafyadır. Bu havzanın toplumsal, tarihsel, kültürel, siyasi ve ekonomik tecrübeleri ihmal edilemez, görmezden gelinemez. Bu havza etnik, mezhebi ve dini olarak ayrıştırılarak idare edilemez; böyle bir ‘çözüm’ bizzat çözümsüzlüktür ve kıyamete kadar sürecek bir çatışma demektir; dolayısıyla da bu durum asla savunulamaz. Bu süreçte kendi iç ve dış barışını sağlayabilen ve temel sorunlarını çözebilen bir Türkiye, komşu halklar için de bir örneklik oluşturabilecektir. Anadolu, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’yu kapsayan, Avrupa Birliği benzeri bir Ortadoğu Birliği hedeflenmelidir. Partimiz bu gaye için çaba sarf edecektir.
16- 80 askeri darbesi ürünü olan yamalı anayasanın toplumsal sorunları çözmemekte hatta sorunların kaynağı durumundadır. Bütün bu çözüm önerilerine hayata geçmesinin yolu toplumsal mutabakata dayanan yeni bir anayasadır. Bu anayasa tüm kesimlerin katılımıyla sağlanacak toplumsal bir sözleşme olmalıdır. Anayasanın genel çerçevesini toplumda var olan her sosyal grup belirlemelidir. Ülkenin ihtiyacına göre Başkanlık, Yarı Başkanlık veya Güçlendirilmiş Parlamenter sistemden herhangi biri tercih edilebilir. Burada denetlenebilirlik açısından temel niteliklerin belirlenmesidir. Bunun için Sistem, “Yasama, Yürütme ve Yargı”da esas olarak “Kuvvetler Ayrılığı”na dayanmalıdır:
Dünya ekonomisinde etkili olan büyük şirketler devletleri kendi ekonomik faaliyetlerinde birer araç olarak kullanmaktadırlar. Ülkelerin iktidarlarını, farklı ülke iktidarlarının birbiriyle ilişkisini bu devasa şirketler belirlemektedir. Çok uluslu bu şirketler ülkelerin anayasalarının değişimine, kanunların içeriğine müdahale etmektedirler. Bu anlamda ülkelerin sınırlarının olması sınırlarında güvenlik güçlerinin bekliyor olması ülkeleri bu şirketlerin müdahalesinden koruyamamaktadır. Sınırda düşman işgalini bekleyen güvenlik görevlilerinin ülke sermayesini, zenginliklerini götüren bu şirketlere müdahale etme imkânı yoktur. Çünkü bu şirketler ülkenin siyasal iktidarları eliyle ve imkânlarıyla müdahalelerini gerçekleştirmektedirler. Partimiz kaçınılmaz ve zorunlu hale getirilen bu ilişki tarzına itiraz eder. Küreselleşmeye karşı çıkmanın imkânsızlığını bilir. Bu paradoks karşısında küreselleşme ile edilgen bir ilişkinin aksine küreselleşmeye etkili şekilde müdahil olmayı uygulanması gereken yaklaşım olarak önümüze koyarız. Halkımızın iradesini ve üretim gücünü motorize ederek dezavantajlı yaşadığımız küreselleşmeyi halkımızın lehine olacak şekilde değiştirmeyi parti olarak üzerimize vazife biliyoruz.
Siyasal iktidarları esir alan büyük sermaye grupları esnaf ve zanaatkârları tüketip bitiren alışveriş merkezlerini (AVM) şehir merkezlerine taşıdılar. Büyük marketler zinciri esnafların kendini yeniden formatlayıp yeni bir anlayışla ticari faaliyetlerini sürdürmelerini zorunlu kılmaktadır. Tek başına eşitliksiz olan bu rekabet ortamında ayakta durmak birçok esnafın dayanışarak ortaklaşarak güçlerini birleştirmelerini zorunlu kılmaktadır. Partimiz yerel sermayenin dışa transfer olmasını engellemek, eşit rekabet şartlarının oluşmasını sağlamak için AVM’lerin şehrin dışına taşınmasını savunur. Şehircilik anlamında da büyük sorunlara neden olan AVM’ler otopark ihtiyacı ve trafik karmaşasına neden olmaktadır. Partimiz yerel esnaf dayanışmalarını destekler. Bunun geliştirilmesine yönelik politik çalışmalarda bulunur. İnsanın özgürlüğünü ve yerel yönetimlerin güçlenmesini önemseyen partimiz ekonomik olarak da dışa bağımlılığı azaltarak yerel sermayeyi güçlendirmeyi esas alır. Esnafın, küçük ve orta ölçekli işletmelerin özgücünü arttıracak politikalar üretir.
Gıda insanların yaşamak için ihtiyaç duyduğu stratejik bir ayaktır. Gıda ihtiyacını karşılayamayan bir insan, bir topluluk, bir devlet var olmak ile yok kaynaklarını istediği gibi değerlendiremezler. Tarım ve hayvancılığı özgür bir şekilde dizayn edemezler. Partimiz tarım ve hayvancılık alanında devrim niteliğinde değişimlere ihtiyaç olduğunu kabul ederek politikalarını üretir. Dünya tarımının stratejik planlamasını elinde bulunduran küresel aktörlerin ne ekip neyi ekmeyeceğimize karar veriyor olmaları siyasal iktidarın bağımsız olmamasından kaynaklanmaktadır. Kendi öz ihtiyaçlarını kendisi karşılayamayan bir ülkenin küresel boyutta rekabet etmesi mümkün değildir. Öncelikle kendi kendimize yetme becerisi ortaya koymalıyız. Bunun içinde tarım politikalarımızı öz imkânlarımıza göre ihtiyaç hiyerarşimize göre belirleyeceğiz. Tarım ve hayvancılık için mümbit imkânlar sunan coğrafyamızda bunca geri kalmışlık tembelliğimizle, öğrenilmiş çaresizlikle ve milletimiz aleyhine uygulanan siyasal programlarla gerçekleşmiştir. Partimiz mümbit imkânlar sunan coğrafyamızın atıl olan bu imkânlarını kinetize edecek tarım ve hayvancılık politikalarını hayata geçirir.
Partimiz halk iradesinin yönetime sirayet ettiği, toplumsal uzlaşının tezahürü olan demokratik yönetim tarzına inanır. Demokratik yönetimin gerçekleştirilebilmesi için demokratik kültürel alt yapının bulunması gerekir.
Bürokratik hantallık devleti hantallaştırmaktadır. Yönetim, iş-enerji dönüşümünde en yüksek verimi almak için vardır. Bürokratik hantallık iş-enerji dönüşümünde verimi minimize etmektedir. Demokratik hukuk devletinde bürokrasiyi işleten, keyfiliklere engel olan yerleşik hukuk düzeni vardır. Demokratik hukuk devletinde bürokrasi etnisiteye, inançlara, partilere bağlı kalmadan ehliyet ve liyakat esasına göre dizayn edilir. Görev dağılımı yapılır. Partimiz ehliyet ve liyakat esasını ölçü alarak hukuka uygun oluşturulmuş bürokratik yapının demokratik yönetim için zorunlu olduğunu kabul eder.
Partimiz yerel yönetimlerin güçlendirilmesini, merkeziyetçi yönetimin toplum ve ülke gerçeğine uygun olmadığını kabul eder. Halk iradesinin ve istençlerinin gerçekleşmesi yerinde ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesiyle mümkündür. Demokratik yönetimin işleyebilmesi için kamu yönetimi erklerinin denetlemesi gerekir. Yargı, yasama ve yürütmenin tek elde toplanmasını engelleyen “kuvvetler ayrılığı ilkesi” demokratik hukuk devleti için kaçınılmazdır. Aksi halde yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanması keyfiliklere kapı aralar. Bunun varacağı yer diktatörlük ve faşizmdir.
Partimiz etkin bir denetim mekanizmasını, Devletin asli faaliyetleri arasında görür. Gerek kamusal kesimin kendisinde gerekse özelleştirmelerle gittikçe gelişen özel sektör üzerinde gerekli denetim mekanizmalarını kurarak yolsuzlukla mücadele, piyasaya yön verme, uygun çalışma şartlarının sağlanması konularında istenilen noktaya gelinmesi sağlanacaktır.
Varlık âleminde ki her bir şeyin diğer şeylerle bağı ve ilişkisi olduğunu kabul eden varlık felsefemiz sosyal politikalarımızın oluşumunda etkilidir. Doğanın bir parçası olan ve doğanın unsurlarının değiştirilmesinde özne olan insanın siyasal ve sosyal politikalarını doğayı tahrip etmemek esasına dayalı yürütmesi bugünümüz için önemli olduğu gibi gelecekte yaşanabilir bir dünya için de zorunluluktur. Demokratik Sosyal Hukuk devlet anlayışı insanı ve doğayı korumak ve hizmet etmek esasına dayalı bir yönetimi betimler. Partimiz etnik, dini, siyasi, mezhebi ve sınıf farkı gözetmeksizin eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, sanat, edebiyat, müreffeh ve özgür sosyal yaşamın her kesimin hakkı olduğunu kabul ederek sosyal politikalar üretir. Sosyal adaletsizliğin kaynağı olan siyasal ve ekonomi politikalarını kaldırılıp yerine sosyal adaletin tesis edildiği bir mücadeleyi esas alır. Ayrımcılıktan beslenen ve hayatın her alanında görülen tekelciliğin sosyal adaletsizliğin kaynağı olduğu gerçeğinden yola çıkarak bütünsel politikalarımızı şekillendirir.
Eğitim istendik davranışlar oluşturma sürecidir. İnsanın kendisine yabancılaştırıldığı, zihinsel olarak hadımlaştırılıp köleleştirildiği bir dünyada gerekir. Ahlak ve hukuku en üstün değer olarak hayatının mihveri haline getirmiş eleştirel akla sahip insanın var edilmesi için eğitim seferberliği gerekmektedir. Partimiz eğitim faaliyetlerini insanın ontolojik varoluşunun anlamlandırılması çerçevesinde özne insanın var edilmesi etkinliği olarak görür. İnsanı kendi yeteneklerini keşfetmesi ve kendini gerçekleştirmesi süreci olarak kabul eder. Bu çerçevede insan iradesini yok eden, insanın yeteneklerini dumura uğratan eğitim politikalarının tamamıyla değiştirilmesini, insanlığın ortak tecrübelerinden yararlanarak eğitimde köklü değişimlere gidilmesini öngörür. Hükümet bütçeleri belirlenirken en büyük payın eğitime ayrılmasını ve bu bütçenin doğru bir şekilde kullanılmasını savunur.
Tek tipleştirici ideolojik ve dini yaklaşımların hayatı çekilmez hale getirdiği ve renksizleştirdiği siyasal iklim kültürü ve sanatı katletmektedir. Bu yaklaşımlar toplumu ufuksuz ve dar görüşlü insanlar yığını haline getirmektedir. Kültürel ve sanatsal yaşam alanlarını baskılayarak daraltan siyasal yaklaşımlar şiddeti egemen kılmaktadır. Partimiz farklı etnik yapıların, farklı kültürel havzaların olduğu ülke gerçekliğini görür ve kabul eder. Bu farklılıklarla birlikte hayatın güzelleştiğini kabul eder. Partimiz kültürel ve sanatsal etkinliklerin özgürlüğünü insanın ve toplumların özgürlüğü ile ilişkili görür. Kültür ve sanat özgür değilse insan ve ulus özgür değildir. Partimiz ideolojik yaklaşımlarla kültürel ve sanatsal faaliyetlerin sınırlandırılmasını kabul etmemekte, siyasal kurumların kültürel ve sanatsal faaliyetler üzerinde baskı oluşturmasını ret eder. İnsanı ve toplumu estetize eden kültürel ve sanatsal etkinliklerin gerektirdiği saygınlığa ulaşması için politikalar geliştirir.
İslam’ın inançlara yaklaşımından kaynaklı “din emniyetini sağlama” ilkesi ve evrensel insan hakları beyannamesinin “düşünce ve inanç özgürlüğü” ilkesi inançlar ve mezheplere yaklaşımımızı belirlemektedir. Bütün inançlar ve mezhepler korunmalı yaşama özgürlüğüne sahip olmalıdır. bütçesinden pay sahibi olma hakkı vardır. Kendi inançları doğrultusunda dini eğitimlerini yapabilmek için kurumlar oluşturma hakkına sahiptir. Dini inançları gereği görevlilerini belirleme özgürlüğüne sahiptir. Devlet dini kurumlardan elini çekmeli ve bütün inançlara eşit mesafede durmalıdır. Dini inananlara bırakmalıdır. Baskıcı, jakoben laiklik anlayışının işlediği, dinleri kendisi için tehdit gören dini yaklaşım kabul edilemez. Partimiz her inanç ve mezhebin hürmete layık olduğunu kabul eder. Politikalarını çoğulculuk ve özgürlükçülük esasları üzerinden belirler. Baskılanan her inanç ve mezhep ile dayanışma içerisine girer ve taleplerinin yanlarında durur.
Basın ve iletişim insanın haber alma özgürlüğü için özgür olmalıdır. Demokratik yönetim için basın yayın ilkelerine sadakat gösteren basının varlığı hayatidir. Tekelleşmenin, baskıcı devlet erkinin egemen olduğu günümüzde özgür basın tehdit altındadır. Baskıya ve tekleşmeye rağmen küçük imkânlarla, büyük gayretlerle insanın haber alma özgürlüğünün tezahürü için çabalayan özgür basın hürmete layıktır. Partimiz basın ve iletişim dünyasının özgürce faaliyet yürütebilmesini insan hakları ve demokrasi için zorunlu görür. Parti politikalarını oluştururken özgürlük sınırlarının genişlemesini dikkate alır. Ahlak ve hukukun toplumsal katmanların karakteri haline getirilmesinde basın ve iletişimin büyük rolü olduğunu kabul eder.
Bilim insanlığın ilk dönemlerinden günümüze kadar sürekli aktardığı bir mirastır. Varlık felsefemiz insanın doğanın bir unsuru ve doğa üzerinde özne olduğunu kabul eder. Bilimsel faaliyetlerin doğayı tanımaya ve doğal olanı korumaya yönelik olması gerektiğine inanır. Partimiz doğayı tahrip etmeyi hedefleyen bilimsel ve teknolojik çalışmaların bugünü ve geleceği tehdit ettiğini kabul ederek karşı çıkar. desteklenmesini ve buna yönelik politikalar üretmeyi üzerine vazife edinir. Bu anlamda üniversitelerin ve enstitülerin özerkliklerini ve bağımsızlıklarını korumalarını destekler. Bilim ve teknolojinin gelişimini engelleyen ideolojik ve dini hurafelerin yasallık ve kutsallık şalına büründürülesi partimizce kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.
İnsanın yaşam alanları olan kırsal ve şehirler yaşanabilir muhitler olmalıdır. Buna yönelik partimiz kırsal yaşam alanları ile şehirlerin doğalarına uygun yönetimin oluşmasının gerekliliğine inanır. Metropollerde insan yaşamının insana rağmen insan aleyhinde şekillenmesi bunun yanı sıra kırsalda insan yaşamının zorlaşması yönetim felsefesi ve yönetim politikalarıyla ilişkilidir. Beton yığınlarından oluşmuş devasa metropoller insanın nefes alamadığı, yaşamı bir işkence olarak duyumsadığı yerler durumuna gelmiştir. İnsanın kendisine yabancılaşmasını beraberinde getiren metropol yaşamı şehir bedeviliğini büyütmektedir. Çarpık kentleşme, ranta dönüştürülen belediyecilik faaliyetleri şehirciliğe ve şehir yaşamına dair büyük sorgulamalar ve devrim niteliğinde değişimler gerektirmektedir. Kırsal hayatı zorlaştıran tarım ve hayvancılık politikaları, iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılan konformist tüketici kültür kırsaldan şehre göçe neden olmaktadır. İnsanın kendi doğasına uygun yaşam alanı olarak kısal yaşam alanları bugün çekilemez ve yaşanılamaz olarak görülmektedir. Oysa şehrin yaşattığı yoksunluk ve yarattığı tahribat dikkate alındığında kırsal yaşam alanlarının kıymeti daha fazlasıyla anlaşılacaktır. Partimiz şehir ve kırsal alanları kendi doğal çerçevelerinde ele alır. Belediyecilik hizmetlerini rant eksenli olmaktan çıkararak insan doğasına uygun bir şehircilik için icra eder. Kırsal alandan şehre göçü engelleyecek şekilde kırsal yaşam alanlarını destekler. Tarım ve hayvancılık gibi kırsal alandaki üretimi teşvik eder. Buna yönelik kültürel politikalar üretir.
Demokratik sosyal hukuk devleti her vatandaşının sosyal güvencesini temin etmek zorundadır. Sağlığın sermaye sınıfları için bir sektör haline geldiği devlet olamaz.
Partimiz mülteci sorununu bir insanlık sorunu olarak görüyor, bu bağlamda: Mülk Allah’ındır, yeryüzü bütün canlıların yuvasıdır. Ancak bu soruna yaklaşırken iki düsturu bir dengede götürüyor olmasıdır; İdeal ve reel politik durum, şüphesiz çoğu zaman ideal politik “ideal çerçeve”de kalır, durumu şekillendiren faktör reel politik olur. Hakikatte ise ideal politik ile reel politik arasında temel veya zorunlu bir çatışma yok. Anlaşılması gereken durum şu ki, atılan her adımın reel politik olmasına, başka bir deyişle içinde yaşadığı toplumun maddi ve sosyal gerçeklerine uygun olmasını dikkatle gözetlemektir. Ancak reel olarak atılan her adımın da sonraki gelişmelerde ideal politiğe hizmet edici olması, ona götürücü olmasına da dikkat etmesi, reel politik davranırken ideal politiği de feda etmemiş olmasıdır. Bu çerçeveden yaşamakta olduğumuz mülteci sorununa bakacak olursak: Dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi Türkiye’de de “mülteci” sorunu yaşanmaktadır. Sorunu çeşitli seviyelerde ele almak mümkün. Mücbir sebeplerle yaşadıkları yerden başka yere göç etmek zorunda kalanlara doğru bir isim koymak lazım. Piyasada mülteci, sığınmacı, misafir, muhacir, göçmen vb. kelimeler içinden herkes olaya bakış açısına göre birini seçebilir. Seçerken BM ve diğer uluslararası kuruluş ve sözleşmelerin yaptıkları tanımlar göz önünde bulundurulmalıdır. Yaşadığımız zamanda kitleleri mülteci durumuna düşüren mücbir sebepler var: Ülkeleri saldırıya uğrayan sivillerin can havliyle yerleşim yerlerini terk etmeleri, iç savaşlar, ekolojik felaketler, tabii afetler, şiddetli açlık ve yoksulluk, ağır siyasi baskılar, şu veya bu sebeple öldürülme tehlikesi. Böylesi bir durumda insanların hayatı birden altüst olmakta, bir anda kendilerini bambaşka bir insani durum içinde bulmaktadırlar. BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinin (UNHCR) “Küresel Trendler 2020 Raporu’na göre, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına rağmen 2020’de savaşlardan, şiddetten ve zulümlerden kaçan insanların sayısı 82 milyonu aştı. Hayatını sürdürmenin neredeyse imkânsız hale geldiği durumlarda bir yerden bir başka yere göç etmek zorunda kalana “muhacir” denir. Muhacir kelimesi mülteciyi, sığınmacıyı ihtiva eder. çeşitlidir. Kimisi muhaciri sırf kendinden olmadığı, yabancı olduğu için istemez; kimisi siyasette muhacirleri pozitif veya negatif kullanışlı araç olarak kullanmak ister; kimisi (elbette iş dünyasının patronları) ucuz iş gücü olarak kullanıp kârını maksimize etmeye bakar; kimisi iş ve emek piyasasında rekabet gücünü zayıflattığı için muhacire karşı çıkar; kimisi ırkçı, ayrımcı ideoloji ve doktrinlerle yaklaşır; kimisi muhacirlere Allah rızası veya insani görev bağlamında yardıma muhtaç gözüyle bakar. Bunların içinde en tehlikeli olan ırkçı nefrettir. Irkçı nefret öyle bir raddeye gelir ki bir mülteciyi öldürmeyi suç kategorisinden çıkarır: Olaya laiklik ve mezhep açısından bakanlar da var. İlginç olan ve belki de en sert tepki de birkaç on yıl öncesine gidildiğinde kendileri Balkanlardan veya Kafkasya’dan Türkiye’ye gelip yerleşmiş göçmen ve muhacirlerden geliyor olması. Bütün ırkçılar aynı millettendirler. Kullandıkları ortak tema “sessiz istila”dır. Bu terimin anlam çerçevesini Sovyet Sistemi’nin çökmesinden sonra Avrupa’nın bilinçaltını doktrine etmek amacıyla Bernart Lewis şekillendirdi. Onun yaptığı sözde “bilimsel analizler”e göre batıya sürmekte olan göçün önü kesilmeyecek olursa, orta gelecekte Ortadoğu’dan ve doğudan Avrupa’ya akın eden Müslümanlar Avrupa’nın kültürel dokusunu değiştirecek, hızlıca ‘üredikleri’ (hayvanlar için kullanılan tabir bu) için Avrupa’yı istila edeceklerdir. Türkiye’de de son zamanlarda kullanılan bu tabiri dünyanın bütün ırkçıları ve mülteci düşmanları kullanır. “Sessiz istila” söyleminin toplumun bilinçaltına zerk ettiği duygu, mültecilerin dışlanması, etnik arındırmaya tabi tutulması, linç edilmesi ve en son aşamada duruma göre soykırıma tabi tutulmalarıdır. Çünkü doğal olarak bir ülke istilaya uğramışsa, yapılacak şey ülkeyi istilacılardan kurtarmaktır. Türk milliyetçileri istilacı Yunanlıları denize döktükleri gibi, Suriyeli ve Afganlı istilacıları da sürüp ülkeden çıkaracaklarını düşünmektedirler. Nitekim bazı ırkçı partiler, iktidara geldiklerinde bütün mültecileri geri göndereceklerini açıkça söylemektedirler. Bu süreci milliyetçi/ulusalcı doktrinler, Arap düşmanlığı, popülizm yaparak dumanlı havadan istifade etmeye çalışan siyaset bezirgânları, ekonomik sıkıntının sorumlusunu yabancıda arayan kesimler ile yabancıları kolektif kötülük olarak gösteren sosyal medya beslemektedir. Peki, söz konusu zihinsel ve politik karışıklık içinde mülteciye nasıl bakmalı? çıkışında belirgin olsun olmasın, cevabı üreten zihnin âlem tasavvuru, insan algısı, dünya görüşü, kısaca inançları ve temel felsefi/kelami bakış açısı rol oynar. Öncelikle mülteci durumuna düşmüş insan yığınlarının dinlerine, etnik kökenlerine, bölgelerine, sınıflarına veya politik duruşlarına göre tutumlar değişebilmektedir. Tutum değişikliği söz konusu ontolojik ve antropolojik ölçütlere göre değişiklik gösterdiğinde, insan “insan olması” hasebiyle herhangi bir değer taşımaz. Çünkü böylesi istisnai-olağanüstü durumlarda maddi/kültürel kriterler esas alındığında, öne çıkan değer, insan değil, onun kimliği olur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi; Partimiz “mülteci/göç sorununu bugün itibarıyla esas bir sorun olarak görüyor. Çözümünü de 10 maddede öneriyor:
1. Bir coğrafi bölgenin sakinleri/yerli ahalileri, şu veya mucbir sebeple yurdunu terk etmek zorunda kalmış mülteciyi, muhaciri “vatandaşı” değil diye geri çeviremez, Allah’ın mülkünde onun da payı ve yaşama hakkı vardır. Allah’ın mülkünde, mülteci terk ettiği yurdu tam güvenli hale gelinceye kadar geri gönderilemez; aşağılanamaz, ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulamaz.
2. Bir ülkenin kabul etmekte ihtirazi kayıt koyabileceği yegâne kriter istiab haddidir. İstiab haddi dolmadıkça mülteci kabul etmek durumundadır. Alabilecekken, geri çevrilmeleriyle mültecilerin hayatları tehdit altına girecekse, denizlerde boğulacak, dağlarda soğuktan öleceklerse sorumluluk o ülkenin bütün yurttaşlarına aittir. Bir ülkenin insanlarının kendi dinlerinden veya etnik kökenlerinden olan mültecilere diğerlerine göre daha çok yakınlık duyması fıtridir, tabiidir. Ama söz konusu fıtri temayül kendi dininden veya etnik kökeninden olmayan “insanlara” karşı ayrımcı ve dışlayıcı tutumlar takınmasının meşru gerekçesi değildir.
3. Allah’ın mülkünde insanlar eşittir. Hiç kimse dininden, etnik kökeninden, inancından, renginden, cinsiyetinden, sınıf veya zümresinden dolayı temel insani hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılamaz; muhacir/mülteci diğer insan gruplarıyla eşit haklara sahip olduğundan ayrımcılığa tabi tutulamaz; evrensel düzeyde kabul edilmiş temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılamaz. İslam’ın da beş ana başlık altında topladığı emniyetler (can, mal, din, nesil ve akıl emniyeti) bu kabulleri teyit edici mahiyettedir.
4. İnsanlığın uzun hayat hikâyesi hicret, muhacirlik ve mülteciliktir. Başta peygamberler ve belirgin şahsiyetler birer muhacir-mülteci olarak yurtlarını terk mülteciye/muhacire “ensar” olmak zorundadır.
5. Mültecilerin yerli ahali ile bir takım sorunları yaşaması mümkündür, bu sorunların çözümünde takip edilecek politikalarda anahtar terim “uyum”dur. Lakin uyumdan anlaşılması gereken “asimilasyon amaçlı olan entegrasyon” politikaları değildir. Mültecilerin yeni geldikleri bölgenin zaman içinde dilini öğrenmesi, bölgeye ilişkin örf ve adetlere uyum sağlamaları için resmi ve sivil kurum ve kuruluşlar tarafından çeşitli çalışmalar yapılırken, bunun yanında kendi dillerini konuşup dilleriyle eğitim almaları ve temel hakları zedeleyici olmayan örf ve adetlerini yaşama imkânlarının sağlanması gerekir.
6. Mülteci veya yabancı düşmanlığının önemli sebeplerinden biri iş piyasasının yerli ahali aleyhine bozulması; iş insanlarının sığınmacı ve mültecileri ucuz emek olarak kullanması, böylelikle ücret ve fiyat istikrarının bozulmasıdır. Bu sorunu çözmenin yolu mültecileri nefret objesi haline getirmek değil, doğru ekonomik politikalar takip etmekten geçer.
7. Irkçılık, yabancı düşmanlığı ve mültecilere yönelecek her türden saldırı ve ayrımcılıkla tavizsiz-kesintisiz mücadele edilmelidir. Yabancıların temel beş hakkını ihlal edici her türden nefret söylemi, ırkçılık ve düşmanlığa sıfır tolerans tanınması ahlaki görevdir. Mültecilere cari piyasa fiyatları üstünde hizmet bedeli talep eden kamu kuruluşları başındaki memur veya seçilmiş kamu görevlisinin görevden alınmalıdır.
8. İnsanları zorunlu olarak yer değiştirmeye mecbur eden sebepler ve sorunların kaynaklarına inilmesi, bölgesel ve devletlerarası kurum ve kuruluşların insanları ilticaya sevk eden sorunların çözümü için ortak işbirliği yapması zarureti vardır.
9. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, dünya genelinde savaş, çatışma, açlık ve ayrımcılık sebebiyle mülteci konumuna düşenlerin sayısının 100 milyonu aştığını, bu sayıya ilk defa ulaşıldığını açıkladı. 2021’de zorla yerinden edilenlerin sayısı 90 milyona ulaşmıştı. Bu yıl Rusya’nın Ukrayna’ya saldırı başlatmasıyla birlikte sayı 100 milyonu geçti. Ukrayna’da ülke içinde 8 milyon kişi yerinden olurken 6 milyonu aşkın mülteci ise sınırdan geçerek Avrupa ülkelerine sığındı. Bunun yanında bu yıl Etiyopya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Myanmar, Burkina Faso, Nijerya ve Afganistan’da yaşanan çatışmalar da mülteci nüfusunu artırdı. Suriye ise hala dünyada en çok mülteci nüfusuna sahip ülke konumundadır. Mültecilerin yarısından fazlası çocuk ve gençlerden oluştuğu, özellikle iç çatışma ve savaşların yaşandığı bölgelerden süren göçlerden en büyük sıkıntıyı kadınların yaşadığı, en çok kadınların ve çocukların istismara maruz kaldığı göz önüne alınacak olursa, ortada insani temel bir kriz olduğu anlaşılmaktadır. Bu çevirmek değil temel sorunların kaynaklarına inip her sorunu yerinde çözmenin yollarını aramaktır. Temel sorun çözülünceye kadar külfetin adil ve eşit şekilde bölüştürülmesi gerekir. 10.Nihai ve kalıcı çözüm için küresel düzeyde temel bir paradigma değişikliğine ve vicdani/ahlaki bir duyarlılığın geliştirilmesine ihtiyaç var. Adil devlet olma bize yeni ve temel bir paradigma inşası için zengin imkanlar ve kaynaklar sunmaktadır.
Partimiz parti programımızı gerçekleştirecek faaliyetlerde bulunmak için etkin demokratik örgütlülüğünü sağlayarak geleceği inşa etmeyi taahhüt eder. Parti programını süreç içerisinde pratize ederken gerekli gördüğü noktalarda revize eder.
Hata: İletişim formu bulunamadı.
